Palavracılar

Murat Yıldırımoğlu

Türkiye kötü bir yerde değil. İhracatı 150 milyar doları, ithalatı 250 milyar doları bulan, dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahibiz. Ama entelektüel hayatımız bununla uyumlu değil. Entelektüel hayatımız cüce boyutlarında. Sıradan insanlarda mantığın M’si, tutarlılığın T’si, Gerçek bilginin G’si yok. Sıradan insanlarda olmadığı gibi sıradan  insanları aydınlatacak insanlarda ve kurumlarda da yok bunlar. Büyük çoğunluk (gazetecisi, profesörü, şirketi vb.) ağzına geleni söylüyor. Söylenilen şeylerin gerçeklere uyup uymadığına, mantıklı-tutarlı olup olmadığına dikkat edilmiyor. Çoğunluk saçmalıyor, çoğunluk palavra sıkıyor, rakamları tarlaya tohum savurur gibi rast gele savurup duruyor.

Aşağıda bu palavralardan örnekler bulacaksınız.

Gazeteci ve Profesör Şükrü Kızılot

Hürriyet gazetesi yazarı Şükrü Kızılot 14.11.2004 tarihinde gazetesine manşet olan iddialarda bulundu. Bu iddialarda Ankara’lı bir iş adamının iki kez gümrük sahtekarlığı yaptığını ifade etti. Kızılot’a göre bir iş adamı ithal ettiği binlerce ayakkabının her çiftinin tekini Ankara, diğer tekini İstanbul gümrüğüne göndermiş, daha sonra da yanlışlık olmuş diyerek bu ayakkabıları çekmemiş. Sonra Gümrük idaresi bırakılan malları açık arttırmayla satışa çıkarınca bunları tek istekli olarak kendisi, ucuza satın almış. Yine aynı kişi bir başka sefer de enjektörleri bu şekilde ithal etmiş. Bu haberler bana gerçek olamayacak kadar saçma göründü. Kızılot’a ve Hürriyet gazetesine defalarca bu haberin arkasında durmalarını, ayrıntı vermelerini isteyen e-postalar gönderdim. Hiçbir sonuç çıkmadı. Gazetecilikte fikri takibin esas olmasına karşın bu haberin devamı gelmedi. Bence bu haber palavra, Kızılot da palavracı. Böyle birisinin Prof. ünvanı taşıması ise utanç verici.

Kızılot’un palavracılığı bu haberlerle sınırlı değil. Başka palavra haberleri de var. Bazen de insanlar arasında fıkra olarak anlatılan şeyleri gerçekmiş gibi sunuyor yazılarında. Aşağıda bunlara örnekler bulacaksınız:

30 Ocak 2005 tarihindeki “İki fakülte bitirmiş” başlıklı yazısı:

FIKRA gibi bu olayı, Kibar Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sevgili Asım Kibar anlattı.

Gazeteye ilan verip, holdinge bağlı şirketlerden biri için genel müdür yardımcısı arandığı belirtiliyor. Başvuruda bulunanlarla, tek tek görüşülüyor. İçlerinden ‘ODTܒde iki fakülte bitirdim’ diyen biri, beğeniliyor ve işe başlatılıyor.

Ancak haftalar geçiyor, iki fakülte bitiren bu arkadaştan beklenen verim bir türlü alınamıyor. Asım Kibar, bu genci ‘Nereden nasıl buldunuz?’ diye sorduğunda, ‘Efendim, ODTܒde iki fakülte bitirmiş. En iyisi buydu aldık’ yanıtını alıyor.

‘Peki, gönderin şunu bana, kendisi ile bir konuşayım bakalım...’ der ve iki fakülte bitiren kişi gelir. Kibar;

‘Evladım, sen ODTܒde iki fakülte bitirdiğini söylemişsin. Hangi fakülteleri bitirdin?’

‘Efendim ben ODTܒde Mühendislik Fakültesi ve İktisadi İdari Bilimler Fakültelerini bitirdim. Bu fakültelerin inşaatında, taşeron olarak çalışmıştım.’

 

Aynı olayı Sayın Kızılot 13 Şubat 2005’de bakın nasıl anlatıyor:

 

Bir süre önce yazdık, şirkete eleman alınırken, ‘ODTܒde iki fakülte bitirdim’ diyen kişiyi fark eden yönetim kurulu başkanı, iki fakülteyi nasıl bitirdiğinden kuşkulanıp soruyor ‘Evladım hangi fakülteleri bitirdin?’ O da yanıtlıyor; ‘Efendim Mühendislik ve İdari Bilimler Fakültelerinin inşaatında şantiye şefiydim. O iki fakültenin inşaat işini bitirdim.’ Durum anlaşılıyor ve iki fakülte bitiren (!) o eleman, durumuna uygun bir işe başlatılıyor...

 

Kızılot bu olayı 30 Ocak tarihli gazetede tamamıyla farklı bir şekilde anlatmıştı. Orada kişi işe alınıyor, haftalar sonra iki fakülte bitirmediği anlaşılıyordu, bu yazıda ise işe alım sırasında durum fark ediliyor. Orada kişi fakültelerin inşaatında taşeron olarak çalıştığını söylüyordu, bu yazıda şantiye şefi olduğunu söylüyor. Kızılot uyduruyor.  Yazılarını anımsamıyor ve aradan bir ay geçmeden aynı olayı (ki gerçek olması mümkün değil) farklı şekillerde aktarıyor.

 

31 Temmuz 2004’deki yazısının başlığı “Bir erkeğe 10 kadın düşen ülke”.Yazının başlığı böyle ama yazıda sonlara doğru öğreniyoruz ki böyle bir ülke yok.  Kızılot, bir fıkra anlatıyor, fıkranın esprisini başlığa taşımış.

 

Yine 13 Şubat 2005 tarihli gazetede bu sefer yine ancak bir fıkra olabilecek olayı gerçekmiş gibi aktarıyor:

Patronun hanımı muhasebeciye kızınca

ŞİRKETLERDE, yönetim kurulu başkanının eşi çok önemlidir. Onları kızdırdığınız an, beklemediğiniz bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.

Bugünkü olayımızda da şirketin muhasebecisi, başkana özel bir mektup yazmış. Başkanın karısı da bu mektubu okuyunca, olanlar olmuş...

Gün içinde, şirketin yönetim kurulu başkanına ulaşamayan muhasebeci, evine gidip ‘Yenge bu mektup çok önemli’ diyerek, başkana, şu notu bırakmış:

‘Efendim, size gün içinde ulaşamadım. Biliyorsunuz yarın genel kurul toplantımız var, diğer ortaklar da gelecekler. Bu toplantıda, karı dağıtacak mıyız dağıtmayacak mıyız? Bana telefonla bilgi verirseniz, ona göre hazırlık yapacağım.’

Muhasebe müdürünün sorusu, genel kurulun geçmiş yıl kárını dağıtıp dağıtmayacağına ilişkinmiş. Ancak, inceltme işareti olmadan ‘karı dağıtacak mıyız?’ diye yazılınca, anlam biraz değişmiş.

ZARFI AÇINCA

Muhasebeci gidince, başkanın eşi, merak edip notu okumuş. ‘Bu toplantıda karı dağıtacak mıyız?’ kısmını okuyunca da kafası iyice karışmış, suratı da asılmış. Bir süre sonra eşi eve gelince sormuş;

- Bana söyler misin? Yarın öğleden sonraki toplantı ne toplantısı?

- Genel kurulumuz var hanım, arkadaşlarla çok önemli bir toplantı yapacağız...

- Peki, bu ne biçim genel kurul toplantısı ki, sana not gönderip ‘toplantıda karı dağıtacak mıyız?’ diye soruyorlar. Otur oturduğun yerde, yarın öğleden sonra da toplantı, moplantı yok!.. O muhasebecinin de işine hemen son vereceksin anladın mı?

Karı sözcüğü üzerine bulduğu kendince zeki nokta hoşuna gitmiş olmalı ki 7 Aralık 2008 tarihli yazısında buna benzer başka bir “gerçek” olayı anlatıyor:

 

YAŞANMIŞ BİR OLAY

Yıllar önce, Çanakkale'de bir konferans sırasında yaşadığım ilginç bir şapka olayı var.
Çanakkale'nin bir ilçesinde, yerel gazete çıkardığını belirten, düzgün giyimli birisi sordu;
Sayın Hocam, "a"nın üzerindeki şapka kalktı mı, duruyor mu?
-Net bir şey söyleyemeyeceğim. Kalktı diyen de var, bazı harflerde uygulanıyor diyen de...
Ahh... Kalktı deseydiniz, çok sevinecektim, dedikten sonra, başından geçen olayı anlattı.
Arabası ile adrese teslim kömür satan biri, gazeteye ilan verir. İlanda, kömürün fiyatına arabacının nakliye kárının da dahil olduğunu eklemeyi ihmal etmez. Ancak, hazırlanan metne, "kár"ın üzerindeki şapka konulmayınca ilan şöyle çıkmış:
"Bulunmaz fırsat!.. Kömürün tonu 200 YTL. Buna arabacının karı da dahil..."
İlanı okuyanlar, arabacıyı kömür için değil, diğer konu için arayınca, olanlar olmuş. Adamcağız ve karısı, çok zor duruma düşmüşler. Ardından, arabacı ile gazetenin sahibi "kárı dağıtma" konusunda mahkemelik olmuşlar.

 

Siz hiç bir ilanda “buna arabacının karı da dahil” şeklinde bir ifade okudunuz mu? Olur mu böyle bir şey yahu? Böyle bir şeyi yaşanmış bir olay diye aktarmak milleti salak yerine koymak demektir.

 

 

Şükrü Kızılot palavra atmayı sürdürüyor. Hürriyet gazetesinin 13 Ağustos tarihli sayısında Şükrü Kızılot’un “Bardağın Boş Tarafı” başlıklı yazısında şöyle bir ifade var:

“Yılbaşından bu yana yüzde 50’yi bulan ve devam edeceğe benzeyen akaryakıt zammı….”

 

Bu ifade bana gerçekçi görünmedi. Akaryakıta bu kadar zam yapılmadığını düşündüm. Internet’te biraz arama yapınca da Kızılot’un palavra sıktığı belli oldu: 

 

Vatan Gazetesinde 03.08.2005 tarihli bir haberde şöyle deniyor (http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=04.08.2005&Newsid=58103&Categoryid=2): Petrol Sanayi Derneği (PETDER) verilerine göre, toplam akaryakıt satışları Haziran ayında ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 oranında azaldı. Yaşanan düşüşte, kaçak akaryakıtın bir türlü önlenememesinin yanı sıra benzin fiyatlarında üst üste gelen zamlar etkili oldu. Haziran ayında benzine 20 gün içinde üç kez zam gelmişti. Benzin fiyatları 2005 yılı başından bu yana yüzde 11 ila 13'lük artış gösterdi.

 

Gördüğünüz gibi yüzde 11-13’lük artış Kızılot’ta yüzde 50 oluyor. Kızılot’ta bilimsel titizliğin zerresi yok. Daha komiği Şükrü Kızılot’un yine daha önce yazdıklarını anımsamayıp sonraki yazılarında başka rakamlar vermesi. 15/09/2005 tarihli Hürriyet’te Kızılot bakın ne diyor: “Son bir yılda süper benzinin, rafineri çıkış fiyatı yüzde 55, satış fiyatı yüzde 33 arttı. Yılbaşından bu yana da yüzde 20 civarında artış oldu.”  Bu son rakam bile doğru değil. Hürriyet’in 13/09/2005 tarihli sayısında yılbaşından bu yana benzin fiyatlarının yüzde 17.5, motorin fiyatlarının yüzde 19.5 oranında arttığı yazıyor. Kızılot yazdığı gazeteyi bile okumuyor. Çalakalem yazıyor.

 

Kızılot’un palavracılığına bir başka örnek Hürriyet’te 10 Ağustos 2004 tarihinde yayınlanan yazısı. Kızılot bu yazısında bakın ne diyor: Ülkemiz yabancılar için aynı zamanda tam bir para cenneti!.. Döviz bozdurarak, Türk Lirasını Türkiye’deki yatırım araçlarında değerlendirenler, dolar bazında yüzde 4050 hatta daha fazla kazanç sağlıyorlar. Üstelik bu kazançları, vergiye de tabi değil...

 

Bu akıl almaz bir iddia. Bu iddiayı örneklemesi gerekir. Yazıda bu örnekleri vermeye çalışıyor:

İsterseniz birkaç örnek verelim.

- Bir yıl önce, dolarını bozdurup Türkiye‘de Hazine Bonosu alan bir yabancı, bir yıl sonra dolar bazında yaklaşık, yüzde 50 kazanç elde etti.

Ee hani yüzde 4050 kazanç? Yazıya yüzde 4050 diye başlayıp sonra yüzde 50’de karar kılıyor.

 

Bir başka örnek daha veriyor:

 

Bir yıl önce, dövizini bozdurup, tasarrufunu Türkiye‘de mevduat faizi, repo ya da benzeri yatırım araçlarında değerlendiren yabancılar da döviz cinsinden yüzde 30-40 civarında getir] sağladılar.

Eee, yine yüzde 4050 kazanç yok!  Üstelik bu sefer kazanç oranı yüzde 30-40’a düşmüş.

 

Yazısını şu şekilde bağlıyor:

Sonuçta, yabancı ülkede dolarına yılda yüzde 1- 2 getiri sağlayabilenler, Türkiye‘de Türk Lirasına çevirip, bir yılda bunun 30-40 katı gelir sağlayabiliyorlar. Başka bir anlatımla, ülkelerinde 30 yılda elde edecekleri getiriyi, Türkiye’de bir yılda sağlayabiliyorlar.

İyi de Sayın Kızılot, yazı bitti, halen yabancıların nasıl olup da yılda yüzde 4050 oranında kazanç sağladığını anlatmadınız. Siz ne biçim bir bilim adamısınız? Palavranızın, uydurmanızın, desteksiz atmanızın, kahve köşelerine yakışan çıkarımlarınızın  bir sonu yok mu?

 

Palavracı Kızılot devam ediyor: (Hürriyet, 27 Kasım 2007): 1999 yılı öncesi sahte fatura konusunda, "vergi kaybı" ve "vergi kaçırma kastı" birlikte aranıyordu. 4369 Sayılı Kanunla, bundan vazgeçilince, öyle oldu ki 50 YTL'lik sahte fatura bulunsa dahi, insanlar hapse atıldı. Bu konuda çarpıcı bir olayı "İhracatçının Gözyaşları" başlıklı yazımızda açıklamıştık (Bkz. 12 Aralık 2002 tarihli Hürriyet). Kısaca özetleyelim, 30 milyon dolarlık ihracat yapan bir ihracat şirketinde, biri 50, diğeri de 70 YTL'lik, akaryakıt alımıyla ilgili iki naylon fatura bulunduğu için, şirketin yönetim kurulu başkanı, 30 ay hapse mahkum edilip hapse atılmıştı.

Hapisteyken de çocuklarına "Ben bu ülkeye 30 milyon dolar döviz getirdim. Ancak 100 dolarlık fatura yüzünden hapse atıldım. Yarın siz de aynı durumla karşılaşabilirsiniz. Satın malı-mülkü, gidin Amerika'ya yerleşin. Ben de hapisten sağ çıkarsam, gelirim Amerika'ya" demişti.

 

Böyle bir olay yok. Hiç olmadı.

Yine böyle hiç olmamış ve olamayacak bir başka olay da Kızılot’un 2 Ekim 2005 tarihli yazısında yer alıyor:

 

Yol kenarındaki hamile kadın

OTOMOBİLİNİZLE giderken, yol kenarında yarı baygın vaziyette yatan hamile bir kadın görürseniz ne yaparsınız? Herhalde otomobilinize alıp hastaneye götürürsünüz.

Celil Bey de öyle yapar. Yol kenarında, yarı baygın vaziyette kıvranan hamile kadını görünce otomobilinden iner. ‘Ne olur beni hastaneye yetiştirin. Doğum yapmak üzereyim' diyen hamile kadını hastaneye götürür. Kendinden geçmiş vaziyette olan kadını, acil servise bıraktığında, hastane görevlileri bir tutanak tutacaklarını söyleyerek Celil Bey'in kimlik bilgilerini ve adresini isterler. Birkaç dakika içinde düzenlenen tutanağı imzalayan Celil Bey, hastaneden ayrılır. Bu arada kadın da doğum odasına alınır.

İLGİNÇ BİR GELİŞME

Bir süre sonra, doğum olayı gerçekleşir ve kadının nur topu gibi bir oğlu olur. Ertesi gün, çocuğun nüfus bilgileri için, anneye babanın adı ve adresini sorarlar. Kadın da kendisini hastaneye getiren kişinin, çocuğun babası olduğunu söyler. Bunun üzerine, hastaneye girişte alınan kimlik bilgilerine göre, görevli memur formu doldurur.

Kadın aynı gün hastaneden taburcu olur. Aradan, bir ay geçtikten sonra kadın, Celil Bey aleyhine Medeni Kanun'un 301. maddesine göre, ‘babalık davası' açar ve çocuğu tanımasını ister.

Duruşma ile ilgili tebligatı alan Celil Bey, dava dilekçesini okuyunca, şok geçirir. Hemen avukatına gider ve çocuğun gerçek babası olmadığını anlatır. Ardından, kadının açtığı davanın reddini ister. Bu davada da en sağlam ispat aracı ‘DNA testi' olduğu için, bu testin yapılmasını da talep eder.

SÜRPRİZ BİR SONUÇ

DNA testi yapılır. Buna göre, Celil Bey'in çocuğun babası olmadığı ortaya çıkar. Yapılan tetkiklerde, Celil Bey ile ilgili, bir sonuç daha ortaya çıkar. Düzenlenen raporda, doğuştan varolan bir sorun nedeniyle, ‘Celil Bey'in çocuk sahibi olmasının hiç mümkün olmadığı' yazılıdır.

Celil Bey raporu okur ve düşer bayılır.

Nedenine gelince, Celil Bey'in biri 7 diğeri 9 yaşında iki çocuğu vardır!..

BİR BAŞKA SÜRPRİZ

Celil Bey'i bekleyen ilginç gelişmeler devam ediyor. Çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığını öğrenen Celil Bey, avukatına ne yapabileceğini sorar. Aldığı yanıt ilginçtir:

‘Türk Medeni Kanunu'nun 289. maddesine göre, kocanın; çocuğun kendisinden olmadığına dair davayı, doğumdan başlayarak 5 yıl içinde açması gerekiyor. Bu süre geçtikten sonra ‘soybağının reddi' için, dava açılamaz.'

Özetle, Celil Bey'in kendisine ait bu çocukları reddetme şansı da ortadan kalkmıştır!..

 

Çocukların babasının kim olduğunun belirlenmesi için DNA testi yapılır. Bu testte de bir kişinin kısır, çocuk yapamaz halde olup olmadığı anlaşılmaz. Kızılot yine bizi salak yerine koyuyor.

 

Şükrü Kızılot, okurlarını salak yerine koymayı 2014 yılında da sürdürüyor. 25 Mayıs 2014’te “Doğruyu söyledi ve bütün dünyası karardı” başlıklı yazısında yine palavra bir olay anlatıyor. Tanıdığı bir iş adamı anlatıyormuş:” İki maliyeci kimliklerini de göstererek işçilerin tamamının sigortalı olup olmadığını sorup ücret bordrolarını istediler.” Maliyecilerin işçilerin sigortasıyla ilgilenmesi garip bir durum. Normalde bunu Çalışma Bakanlığı’nın müfettişlerinin yapması gerekirdi. Neyse, bu saçmalığı geçelim. Turpun büyüğü heybede çünkü. Müfettişler sonra da muhasebe defterlerini görmek istiyorlar. İşadamı da defterleri bilgisayar ortamında tuttuklarını söylüyor, döküm almak için biraz beklemelerini söylüyor. Müfettişler de zamanlarının olmadığını, sonra uğrayacaklarını söyleyip bir tutanak tutuyorlar, gidiyorlar. Ama iki ay sonra vergi dairesinden bir resmi mektup alıyor. Mektupta, deftere kaydedilmeyen KDV tutarları nedeniyle 3 milyon TL KDV, 3 milyon da ceza ödemesinin gerektiği yazıyormuş.

 

He zaman olduğu gibi işadamının kimliği yok. 3 milyon TL’lik KDV yaratabilen adamın bir muhasebecisinin olmaması da garip. Müfettişlerin  tam da adamı tuzağa düşürmek ister gibi iş yapmaları da garip. Ama Kızılot’un palavralarına alışık olanlar için durum garip sayılmayabilir.

 

 

Gazeteci Soner Yalçın

Soner Yalçın Hürriyet’teki 23 Mart 2008 tarihli yazısında "Özgürlük Heykeli'nin Pek Bilinmeyen Öyküsü" başlıklı bölümde heykelin Süveyş Kanalı açılışı için yapıldığını, teslim edilemediğini, bir depoda bekletildiğini, sonradan Amerika için birtakım değişilikler yapıldığını veNew York'a gönderildiğini yazdı.

 

Bu iddia daha önce de Murat Bardakçı'nın yönetimindeki Hürriyet Tarih ekinde yayınlanmıştı.

 

Yalnız, literatürde bu iddiayı doğrulayacak hiçbir bilgi yok. Benim anladığım şey bu bilginin palavra olduğu yolunda. Bu konuda

 

http://en.wikipedia.org/wiki/Statue_of_Liberty

 

adresindeki bilgiye de bakabilirsiniz.

 

Şair, Yazar, Gazeteci Özdemir İnce

 

Özdemir İnce Hürriyet’teki 9 Nisan 2008 tarihli yazısında “ABD, kendisi tarafından yazılmış olan bir kullanım klavuzuna uygun olarak Said Nursi’yi kullanmış, şimdi onun bir klonu olan Fethullah Gülen’i tepe tepe kullanmaktadır.”  dedi. ABD’nin Said Nursi’ye desteğini ilk duyuyorum. Bu iddianın bir dayanağı yok, tamamen palavra.

 

Gazeteci Emre Aköz

Emre Aköz Sabah’taki 8 Nisan 2008 yazısında “Aynı tabanca, sabah bir solcunun eline verilerek bir ülkücü öldürülüyordu. Akşam saatlerinde aynı tabanca bir ülkücüye teslim edilerek bir solcunun öldürülmesi sağlanıyordu. Gelişigüzel bir örnek değil bu... Aynen vakidir. Saptanmıştır. İspatlanmıştır.” Dedi. 10 Nisan’da da bu iddialarına kanıt olarak Avni Özgürel’in tamamen üfürükten bir iddiasını sundu. Avni Özgürel’in iddiasının da, Emre Aköz’ün iddiasının da aslı astarı yok. Tamamen palavra.

 

 

 

İslami Yazar Ali Bulaç

Laiklerin ve liberallarin pek sevdiği İslami yazar Ali Bulaç palavracının teki. Aşağıda onun bu türden yalan ve yanlış savlar içeren yazılarından örnekler bulacaksınız.

12 Agustos 2006 tarihli yazısında Hiroşima’da ölenlerin sayısını 140.000 olarak veriyor.  Ama dunyaca unlu ve saygin Grolier Ansiklopedisinin http://www.grolier.com/wwii/wwii_atom.html adresindeki sitesinde Hirosimaya atilan bombadan 70000 kisinin oldugu yaziyor, 140000 degil. Japonlarin http://www.csi.ad.jp/ABOMB/index.html adresindeki sitesinde de ayni rakam veriliyor.

10 Temmuz 2006’da Ronald Reagan’a atfen bir savda bulunuyor:  Ahd-i Atik’in teolojiyi ilgilendiren bu kayıtlarının aktüel Filistin sorunuyla nasıl bir ilgisi olduğu sorulabilir. Dünya, modern Batı kültürünün derin etkisinde, “dini olan” her şeyi siyasetin, ekonominin, kamusal alan ve gündelik hayatın dışına atmak için zorlanırken, İsrail, kurucu ideolojisini, devlet olarak yapıp ettiklerini, Filistinlilere ve goyim olan herkese bakışını bu inanca dayandırıyor. 1986’da Libya’yı bombalamadan bir gün önce ABD Başkanı Ronald Reagan konuşmasında şunu demişti: “İsmailoğulları’nın son ferdini de çölün derinliklerine sürünceye kadar bu savaş devam edecektir.”

Böyle bir bilgiye başka bir yerde rastlanılamaz çünkü Reagan’ın böyle bir demeci-açıklaması yok, olamaz da.

29 Mayıs 2006 tarihli yazısında bakın ne diyor: İlk soykırım 15. yüzyılın başlarından itibaren İspanya’da Müslümanlara karşı yapıldı ve sadece Müslüman olmaları dolayısıyla İspanyollar tam 3 milyon Müslüman’ı öldürdü.

Böyle bir şey yok. İspanya’da Müslümanlar soykırıma uğramadı, göç ettirildi. Üstelik göç ettirilen Müslümanların sayısı yaklaşık olarak 300.000’di. Yani, Ali Bulaç hem sayıda yanlış yapıyor, hem de göç ettirme yerine soykırım diyerek yalan söylüyor.

15 Mayıs 2006’da “İran neden nükleer silah ister” başlıklı yazısında şunları yazıyor: İran’ı “nükleer silah” edinmeye sevk eden bazı anlaşılır sebepler var. En başta gelen sebep, Irak’la 8 sene süren savaşı nükleer silah tehdidiyle yüz yüze kaldığı için sona erdirmek zorunda kalmasıdır. Hatırlanacağı üzere İmam Humeyni ateşkes anlaşmasını “zehir dolu bir kaseyi içme”ye benzetmişti. Eğer tam o sırada İran ateşkesi kabul etmeseydi, Amerika ve Avrupa’nın bilgisi dahilinde Saddam Rusya’dan aldığı nükleer başlıklı füzeleri İran’ın sivil yerleşim birimleri üzerine atacak, böylelikle Amerikalıların atom bombasıyla Japonları teslim etmeye zorladıkları gibi İran’ı da teslim olmaya zorlayacaktı. Bazı uzmanların tahminine göre 2 milyon İranlı sivil ölebilirdi. Derseniz ki, “Saddam bunu yapar mı?” “Evet, kesinlikle yapar” derim. Zira yapmadığı şey değildi. 1988’de Halepçe üzerine kimyasal silah atıp binlerce insanın ölümüne sebep olmuştu.

Bu yazılanlar da asılsız. Ali Bulaç dışında hiçbir yerde böyle bir bilgi yok. İran-Irak savaşı Irak’ın atom bombası tehdidi ile bitmedi. Ali Bulaç uyduruyor. Amaç İran’ın atom bombası sahibi olmasına destek sağlamak.

 

 

Yurt Partisi Başkanı Saadettin Tantan

Hürriyet gazetesinin 15 Kasım 2005 tarihli sayısında şöyle deniyor:

“ESKİ İçişleri Bakanı ve YP Genel Başkanı Sadettin Tantan, önceki gün Yeniçağ Gazetesi’ne çarpıcı açıklamalar yapmış. Türkiye’de 3000 ajanın varlığından söz ederken, Şemdinli olaylarını ‘Ajanlar savaşı’ olarak nitelendiriyor.”

 

3000 Ajan nasıl bir rakam, nereden çıkmış? Niye 300 değil, 30000 değil de 3000? Bu rakamı kim bulmuş? Nasıl hesap yapmış? Kaynağı nedir? Hiçbirşey belli değil.  Büyük olasılıkla palavra bir rakam bu. Şemdinli olaylarının “Ajanlar savaşı” olarak nitelendirilmesi gibi bir palavra.

 

Yazar-Senarist Ömer Lütfi Mete

Sabah gazetesinin 28 Kasım 2005 tarihli  sayısında Ömer Lütfi Mete şöyle yazıyor:

En çok yabancı gizli servis elemanının bulunduğu ülkenin Türkiye olduğu, 'meslekten' yabancıların da açıkça dile getirdikleri bir keyfiyettir.
Günümüzde güçlü gizli servisleri dokunulmaz ve hatta görülmez yapan buluş, ulusaşırı Sivil Toplum Kuruluşları'dır. '
Yükseltilen değer' oldukları için yan gözle bakamadığınız bu teşkilatlar 'kurmay casus havuzları' gibidir. Gerek 'yerel' görünenler içinde ve gerek ulusaşırı olanlar arasında hakikaten insaniyet namına bazı işler yapan biriki masum STK çatısı veya STK uzantısı bulunduğu için ' yaşın yanında kurular' da yanmaz hale gelir.Sömürgeci uygarlığın bu maymuncuğu bütün dünyada etkindir. Fakat Türkiye'de hem her yerden fazla etkin olmaya devam etmekte, dünya için eğitecekleri elemanlarını da burada ustalaştırmaktadırlar.
Tarih boyunca bu maymuncuk en korkunç zararı Türk milletine verip paramparça ettiği halde, hiçbir toplum onları masum görmeye bizim kadar şartlandırılmış değildir. Bunun başlıca sebebi, sömürgeci uygarlığın -ilkel şekliyle- SKT'yı Osmanlı üzerinde keşfetmiş olmasıdır. Böyle bir birikim, onların en melunlarının bile '
yaşın yanındaki kuru' rolü ile yanmaya karşı korumalı olmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu sayede hepsi kendisini salt Türkiye insanının hayrına çalışan kuruluşlar olarak pazarlamayı becerebilmektedir. İçlerinde hayırlı niyet ve gayret güden birey veya kurumlar hakikaten var ise, onlar da buzdağının üstünde buharlaşan zerrecikler olarak istisna teşkil etmektedir.
Koskoca imparatorluğu, o çağların STK görevi yürüten çarklarınca oluşturulan fitnelerle doğal seyrinden çok daha hızlı şekilde kaybettiğimiz halde, şimdiki geliştirilmiş uzantılarını kutsayabiliyoruz. O gün misyonerlik ve stratejik bozgunculuk için gelenlerin torunları bugün kara kaşımız ve kara gözümüz için sevdalanıp hizmetimize koşan insaniyet kahramanları oluvermiştir.
Niye ve nasıl? Dünün sömürgecileri, bugün dünyanın evliyaları mı oldu? Zaman içinde aramızdan kendilerine -bütün bir ülkeyi uyutmaya yetecek miktarda- işbirlikçi nesiller devşirebildikleri için bir yatırıp bin kaldırabiliyorlar.
Sömürgeci uygarlığın geliştirdiği en büyük silah atom bombası değil, STK'lardır.

Vay canına sayın seyirciler! En çok gizli servis elemanı Türkiye’deymiş! Sömürgeci uygarlık STK çalışanları diye ajan gönderiyormuş! Hatta bunları Türkiye’de ustalaştırıyormuş. Osmanlıyı bile o zamanın STK’ları yıkmış. STK’lar atom bombasından bile tehlikeliymiş! Mete’nin iyi bir senarist olduğu anlaşılıyor. Palavraları yazmış da yazmış. Sabah gazetesinde böyle yazıların çıkması utanç verici bir şey.

Başbakan Recep Tayip Erdoğan

Hürriyet gazetesinin 25 Eylül 2005 tarihli sayısında şöyle deniyor: Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan, Türkiye’de Fon’a devredilen bankaların devlete maliyetinin 156 milyar dolar olduğunu hatırlatarak, “Bu parayı vatandaş ödedi…..”

Halbuki söz ettiği Fon’un (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu-TMSF) başkanı Ahmet Ertürk, 28 Aralık 2004’de Milliyet’te çıkan röportajında bakın ne diyor:

TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, "Toplam 6.2 milyar dolarlık bir tahsilat öngörmüştük. Bunun yüzde 90'ının 2007 sonuna kadar gerçekleşmesini, Hazine'ye gidecek dolaylı kaynaklarla 7.2 milyar dolara çıkmasını bekliyoruz. Fon, batık bankaların maliyetinden 7.2 milyar dolarlık bir düşüş sağlamış olacak. Daha önce açıkladığımız 46 milyar dolarlık toplam batık banka faturasından bankacılardan tahsil edilebilecekler ve 2.2 milyar dolarlık tahsilat ile toplam 37 milyar dolarlık bir maliyet çıkarmıştık. Ancak bu bizim kötümser senaryomuzdu. Etkin tahsilat yöntemlerini uygulayarak batıkların faturasını 33 milyar dolara indirmeye çalışıyoruz" diyor

Yani, batık bankaların maliyeti hiçbir zaman 156 milyar dolar olmamış. 46 milyar dolar az-uz bir para değil. Ama bu parayı 156 milyar dolar gibi abuk bir rakama çıkartmak da yenilir yutulur şey değil. Başbakan’ın palavra sıkma lüksünün olmaması gerekir!

Radikal gazetesinde 4 Ağustos 2006 çıkan bir haber de Tayyip Erdoğan’ın başka bir palavrasını açığa çıkartıyor: Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Ordu'da miting yapan ve şehirlerarası yolu kapatan fındık üreticilerini dağıtmadığı için görevden aldığı Ordu Emniyet Müdürvekili Rıdvan Güler'i eleştirirken dile getirdiği, "O esnada iki kişi öldü. Niye öldü bu insanlar? Çünkü trafik kapalıydı, ambulansta öldüler" iddiası doğru çıkmadı. Ordu İl Sağlık Müdürü Halis Türkyılmaz, eylem günü Ordu sınırları içinde ambulans yetişmediği için ölüm vakası olmadığını açıkladı. AKP milletvekillerinin, "iki kişi ambulans yetişmediği için boğuldu" iddiası da, Sağlık Müdürü Türkyılmaz'ın, "Boğulan iki kişi olay yerinde ölmüştü" sözleriyle yalanlandı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın iddiasını boşa çıkaran bu iki bilgi, dün de Ordu İl Sağlık Müdürü tarafından teyit edildi. DHA muhabirinin sorusunu yanıtlayan İl Sağlık Müdürü Halis Türkyılmaz, "Yolların kapalı olmasından dolayı hayatını kaybeden yok. O gün ilimiz sınırları içinde iki ölümlü vaka oldu. Boğulan bu kişiler olay yerinde hayatını kaybetmişti" dedi.

Hürriyet'in 6 Aralık 2003 tarihindeki sayısında "İnternet Telekom'la hızlandı, Erdoğan coştu" başlıklı bir haber var. Bu haberde şöyle deniyor:  ADSL Projesi hakkında da bilgi veren Erdoğan, bu projeyle internet kullanıcılarının mevcut sisteme göre yaklaşık 40 kat daha hızlı internet imkanına zaman sınırı olmaksızın kavuşacaklarını bildirdi. Bu sistemle hem internet, hem de telefon bağlantısının aynı anda kurulabileceğini belirten Erdoğan, şunları kaydetti: ‘‘Bilgi toplumuna geçiş için attığımız adımlar, bu projeyle birlikte önemli ölçüde ivme kazanacaktır. Bu projeyi telekomünikasyondaki GAP projemiz olarak görüyoruz. İnternet üzerinden ticaret canlanacak, yeni iş alanları açılacaktır. Şu anda Avrupa ve OECD ülkelerinde 100 kullanıcıdan ikisi ADSL imkanından yararlanmaktadır. Bizde bu oran maalesef 10 binde 2 seviyelerinde kalmıştır. Bu uygulama sayesinde bu rakamların belli aşamalarla gelişmiş ülkeler seviyesine çekilmesini hedefliyoruz. Türk Telekom, bu teknolojinin yaygınlaşmasını da düşünerek eski tarife üzerinden önemli oranlarda indirime gitmiştir. Bu indirimler, yüzde 40'lardan başlayıp, yüksek, hızlı bağlantı seçeneklerinde yüzde 80'lere varan oranlara çıkmaktadır. Ayrıca, Telekomünikasyon Kurulu'nun onayına sunulan ve artı yüzde 20'ler civarında bir başka promosyon indirimi de düşünülmektedir.’’

Bu haber niye palavra? Çünkü ADSL normal dial-up bağlantılardan bu kadar hızlı değil. Normal dial-up bağlantı ile en çok 56 Kbps, ortalama olarak da 40-45 Kbps'lık hızlar söz konusu. Telekom'un Web sitesinde, http://www.telekom.gov.tr/tarifeler/tarife1.html adresinde  ADSL ücretleri şu şekilde veriliyor:

ADSL Erisim (Her Bir Port Için)
 

HIZI (Kbps)

BAĞLANTI ÜCRETİ

AYLIK ÜCRET

128/32

60.000.000

60.000.000
 

256/64

87.000.000

87.000.000
 

512/128

141.000.000

141.000.000
 

1024/256

249.000.000

249.000.000
 

2048/512

465.000.000

465.000.000
 

Görüldüğü gibi sıradan kullanıcıların kullanacağı ADSL bağlantısının hızı yalnızca 128 Kbps, yani, normal dial-up bağlantıların yalnızca 2.5 katı kadar hızlı. Listedeki en yüksek hız, 2048 Kbps dial-up bağlantıdan kırk kat hızlı ama bu da peynir ekmek gibi herkesin alabileceği bir fiyata değil. Herkesin ödeyemeyeceği yüksek hızlarda bağlantı ADSL öncesinde de söz konusuydu. Üstelik yine Hürriyet'ten Yurtsan Atakan'ın 14 Aralık'taki yazısında belirttiği gibi Türkiye'nin İnternet çıkışı acınılacak kadar düşük. ADSL hatlarıyla kullanıcıların elde edeceği yüksek hız ne yazık ki Türkiye'nin yavaş İnternet çıkışına takılacak. Bunun çözümü de bir devlet kuruluşu olan Türk Telekom'un fiyatları ucuzlatması değil, tümüyle özelleştirilerek yok edilmesi. Özel şirketler en verimli şekilde Türkiye'nin İnternet çıkışını arttırırlar. Bunun dışındaki sözler palavradan ibarettir.

 

ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut

5 Eylül 2004 tarihli Hürriyet'in İnsan Kaynakları ekinde şöyle deniyor:

"Dünyada ilk teknopark 1950'l yılların sonunda ABD'nin California eyaletinde kuruldu....Ural Akbulut, ABD'nin bilim ve teknolojide büyük bir güç oluşunu o yıllarda kurduğu teknoparkına bağlıyor ve "O gün bugündür de bilim ve teknoloji yarışında hiçbir ülke Amerika'ya yaklaşmıyor" açıklamasını yapıyor."

Ural Akbulut saçmalıyor. Kastettiği şey Silikon Vadisi ise burası bir teknopark değil, girişimcilerin kendi güçleriyle var ettikleri bir yer. Silikon Vadisi’nin tarihi Hewlet-Packard firmasının 1939 yılında kurulmasıyla başlar. Bu firma bir teknoparkta falan değil garajda kurulmuştur. Akbulut’un dediği gibi, şu anda teknoparka dediğimiz şeye benzeyen bir oluşum Stanford Üniversitesinde kurulmuş ama bunun tarihi 1950’li yıllara dayanıyor. Yani, zaten Silikon Vadisi’nin oluşmaya başlamasından çok sonra bir tarihe.

Ural Akbulut açıklamalarına devam ediyor: "Dünyada en hızlı gelişen teknoparkların başında geliyor." Sonra da şöyle bir ifade var: "Bu yılın sonunda firma sayısının 140'a, 35 bin metrekara olan kapalı alanın 65 bin metrekareye, çalışan sayısının bin 500'e yükseleceğini kaydederek, iki buçujk kata yakın bir büyüme göstereceklerini ifade ediyor."

Akbulut'un yukarıdaki rakamları doğru ama bu rakamlar bir şey ifade etmiyor. Yıllardır ODTÜ'de ODTÜ-KOSGEB Teknoloji Geliştirme Merkezi var, yıllardır ODTÜ'de teknopark var, peki bunlar şimdiye kadar hangi teknolojiyi geliştirdiler, kaç adet patent aldılar, yurt dışına ne ihraç ettiler?

ODTÜ teknoparkındaki firmalar artıyor çünkü orada olan firmalara vergi muafiyeti var, yoksa orada bir şey üretilmiyor, bir şey araştırılmıyor, bir şey geliştirilmiyor.

Ural Akbulut palavralarına devam ediyor. Hürriyet'in 2 Ekim 2004 tarihli sayısında bu sefer palavra argümanlarla Türkiye'nin kendi uydusunu üretmesi gerektiğini ifade ediyor: "Her şey uydunun yapıcısı ülkenin kontrolünde; telefonunuz kapalıyken bile sizden gizli olarak dinlenebiliyor. Hiçbir mahremiyetiniz kalmıyor. ...Şimdi uçağınızı barış zamanında uçuyorsunuz, savaş zamanında ne olacağı karşı ülkenin kararına bağlı. Bu Iraklıların başına gelendir. Irak uçakları yerden bile kalkamadı, radarların düğmesine bile basamadılar. Çünkü, kendi teknolojileri olmadığı için tamamen dış güçlerin kontrolündeydi."

Ural Akbulut'un bu sözleri tümüyle palavra. Cep telefonları kapalıyken dinlenemez, biiir. Irak uçakları ilk savaşta da, ikinci savaşta da ABD'nin elektronik güdümü ile kullanılmaz duruma gelmediler, ikiii. Ural Akbulut'un ODTÜ'nün başında bulunması büyük bir utanç kaynağı, üççç

H.Ü. Rektör Yardımcısı Profesör Erol Belgin

3 Nisan 2005 tarihindeki Hürriyet’te şöyle bir haber yayınlandı: "Bebeklerde yedinci ayda kulak embriyoda tamamlanmış oluyor. Hamile kadınlar, ölçülü, kaliteli müzik dinlesinler. Klasik Türk ve Batı müziğe bu konu için ideal bir seçimdir. Bebeğin işitme ve lisanla ilgili kabiliyetleri 0-4 yaş arasında tamamlanıyor. Lisan konuşma gelişmeyince, zeka da donuk kalır. Mozart dinleyerek büyümüş bir çocuğun IQ’su 5 puan fazla oluyor" dedi. Belgin, müzik dinlemeyen kişinin gelişmesinin zor olduğunu vurgulayarak, bir enstrüman çalan insanla çalmayan arasında fark olduğunu söyledi.

Belgin’in açıklamaları kocaman bir palavradan ibaret. Mozart dinlemenin IQ’yu  5 puan arttırdığı doğru değil. Bu bilgi Kolej öğrencileri arasında yapılan, tartışmalı ve bir daha gösterilemeyen bir teste dayanıyor. Bu testte dinleyicilerin kısa dönem IQ’sunun arttığı  saptanmış. Hepsi bu. Çocukların IQ’sunun 5 puan arttığı değil. Ölçüsüzce palavra atan Sayın Belgin’in H.Ü. rektör yardımcısı olması ise utanç verici bir durum. 

Sosyalist Demokrasi Partisi

Bu parti 2004 yılında Ankara’da bir bildiri yayınladı. Bu bildiride Amerika’nın Irak’ın Felluce kentinde yürüttüğü operasyon kınanıyor ve şöyle deniyor: “Ey İnsanlık,Neredesin! ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana Felluce’de öldürülen insan sayısı yaklaşık 100 bin. Felluce kalpsiz dünyanın kalbi, vicdansız dünyanın vicdanıdır….”

Halbuki bu bildirinin yayınlandığı zamanlarda yapılan bir araştırma bütün operasyon boyunca Irak’ta ölen sivillerin sayısını, Felluce hariç olmak üzere, 40000 ile 100000 arasında verdi. Felluce operasyonu bittikten sonra yapılan açıklamalarda 3-4 bin direnişçinin (sivil değil) öldürüldüğü açıklandı (bunların arasında Türk şöförleri öldüren caniler de var). Yani, bildiride açıklanan rakam tümüyle palavra. Bu parti “Bilimsel Sosyalizm” terimine ek olarak “Palavracı Sosyalizm” terimini de dünyaya hediye etmiş oluyor.      

Hürriyet Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun

Bekir Coşkun 29 Aralık 2004 tarihli yazısında şöyle diyor: Irak’ta öldürülen insan sayısı, tsunaminin öldürdüğü insan sayısının beş katıdır.

Halbuki 28 Aralık 2004 tarihindeki Hürriyet’te depremde ölenlerin sayısı 80.000 civarında deniliyordu. Coşkun’un hesabına göre Irak'ta öldürülenlerin sayısı 400.000 olmalı. (Coşkun yazısından birkaç gün sonra deprem ve sonucundaki tsunamiden ölenlerin sayısı 300.000’e tırmandı). Halbuki yine Hürriyet’te 26 Aralık'ta yayınlanan değerlendirmelerde Irak'taki ölü sayısı 40.000 ile 98.000 arasında veriliyordu. Yani, Bekir Coşkun kendi gazetesini bile okumayan, uyduran, palavra sıkan birisi. Bu kişinin Hürriyet’in baş köşelerinden birisini işgal etmesi ise utanç verici.

Akşam Gazetesi Yazarı Nihat Genç

Nihat Genç 23 Haziran 2005 tarihli yazısında Amerikan güçlerinin Felluce'de 2 saat icinde 70 bin insanı öldürdüğünü yazdı. Ben de ona bu bilgiyi nereden aldığını soran bir mesaj attım. Sayın Genç yanıt vermedi. Vereceğini düşünmüyordum bile. Çünkü bu tür bir bilgi Türkiye’de değil dünyada da yok. Genç’in iddiası tümüyle uydurma, palavra. Böyle bir adamın büyük bir gazetede yazı yazabilmesi Türkiye için utanç verici.

  

57. Hükümetin Ulaştırma Bakanı Oktay Vural

Prof. Enis Öksüz Ulaştırma Bakanlığı'ndan alındıktan sonra yerine ABD'de okumuş Oktay Vural getirildi. Ama ABD'de okumanın palavra sıkmaya engel olmadığı aşağıdaki haberde görülüyor. Bu haber Oktay Vural'a yılın en palavracı bakanı ödülünü kazandırabilir.

8 Ocak 2002 tarihli Hürriyet gazetesi: 400 KANALLI TV: Telefon hatları üzerinden aynı anda hem telefon hem internet hem de tv erişimini sağlayacak sistemin ihalesine bu ay içerisinde çıkılacağını kaydeden Vural, şunları söyledi: ‘‘Bu sistem, ihalesi yapıldıktan yaklaşık 6 ay sonra hizmet vermeye başlayacak. Böylece, vatandaşlarımız, abone usulüyle 400 TV kanalı ile 22 kat daha hızlı ve sürekli internet erişimi imkanına kavuşacak. Bu yıl, sabit telefon abonelerine sesli mesaj bırakma hizmeti sunulacak. Peşin kontör uygulamasından yararlanan abonelere yüzde 10 indirim yapılacak.’’

Dünyada böyle bir sistem yokken Oktay Vural bize telefon hatları üzerinden 400 TV kanalı vaad ediyor. Tamamen uydurma, tamamen teknik gerçeklikten uzak bir vaad. Tanrı Türk'ü palavracılardan korusun, amin.

58. Hükümetin  Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen

Kürşat Tüzmen, 11 Ocak 2003'te büyük bir kafileyle birlikte Irak'a gitti. Orada bazı açıklamalar yaptı. Hürriyet'ten okuyoruz: Kürşat Tüzmen Körfez Krizinin olumsuz etkilerini hatırlattı. Kişi başına milli gelirin 3 bin dolarlardan 2 bin dolar seviyesine inmesinde Körfez Krizinin de etkili olduğunu söyleyen Tüzmen, Türkiyenin 10 yılda Körfez Krizi nedeniyle yaklaşık 80 milyar dolar kayba uğradığını kaydetti."

Körfez Krizi nedeniyle uğranılan kayıp konusunda sürekli değişik rakamlar veriliyor. Botaş kendi zararının 1.6 milyar dolar olduğunu açıkladı, devletin bazı yetkilileri zararın 35-40 milyar dolar olduğunu açıkladılar, Hürriyet gazetesinden Ferai Tınç hanımefendi bu rakamın 100 milyar dolar olduğunu yazdı. Bir arkadaşımın belirttiğine göreyse Cumhuriyet gazetesinde Atilla İlhan bu rakamın 500 milyar dolar olduğunu yazmış. Anlayacağınız her önüne gelen bu rakamı arttırıyor. Bu uydurma rakamlardan ortalama bir rakam beğeneni ise dış ticaretten sorumlu devlet bakanı yapıyorlar.

12 Şubat 2003 tarihli Sabah gazetesine bakılırsa Kürşat Tüzmen kendi verdiği 80 milyar dolarlık rakamı beğenmemiş ve rakamı 180 milyar dolara çıkarmış. Dilin kemiği yok tabii: "1990 yılındaki Körfez savaşından gerek ekonomik, gerekse güvelik açısından Türkiye önemli kayıplara uğradı. Kuzey Irak'taki otorite boşluğu 15 yıl süren terör hareketine yol açtı. Son 10 yılda Türkiye'nin bu olaydan dolayı uğradığı kayıp 180 milyar doları buldu. Ancak bu kayıplar telafi edilmedi."

Tüzmen'in bu son açıklaması onun tarih bakımından da cahil olduğunu gösteriyor. Doğudaki terör 1990 yılında çıkmadı ortaya. Tam çıkış yılı 1984'dür. 1984 yılında ortada Körfez savaşı yokken de Saddam Kuzey Irak'a hakim değildi ve terör örgütü orada cirit atıyordu.

Hürriyet Gazetesi, e-Yaşam Eki

12 Ağustos’taki e-yaşam ekinin baş sayfasında, F1 yarışlarına katılan Renault takımının bilgisayar altyapısında Linux işletim sistemini tercih ettiği yazıyor. Olabilir, doğrudur. Ancak devamında “Linux, tüm verilerin analizlerini yüzde 90 gibi müthiş bir oranla daha hızlı bir şekilde işleyebiliyor” şeklinde bir ifade var. Bu bilgi   tamamen palavra. 1) Linux bir işletim sistemidir. İşletim sistemleri verileri  işlemez. İşletim sistemleri verileri işleyen programların çalışabileceği bir ortam sunar. 2)  Şu andaki işletim sistemlerinin ve bu işletim sistemlerinde çalışan programların hiçbirinin birbirine göre yüzde doksana varan hız farkları yoktur, olamaz da. Örnek vermek gerekirse Oracle firması (veritabanı programları konusunda en iddialı firmadır) Web sitesinde, Linux üzerinde çalışan kendi programlarının rakibi olan Microsoft’un işletim sisteminde çalışan Microsoft’un programına göre yüzde 12 daha hızlı olduğunu vurguluyor (http://www.oracle.com/solutions/performance_scalability/tpcc_4cpu_09122003.html) . Yüzde 5, yüzde 10 gibi farklar büyük farklardır ve normaldir. Bir uygulama diğerinden yüzde 5-10 daha hızlı olabilir. Yüzde doksan gibi bir fark ise tek kelimeyle uydurmadır, palavradır.

Telsim

Telsim 2003'ün Şubat ayında verdiği ilanlarda cep telefonlarından televizyon izlemeyi sağlayan teknolojiyi duyurdu. İlanlara ve reklamlara bakılırsa bu teknolojiyi 120 Türk bilgisayar mühendisi geliştirmiş. Tamamen palavra bir iddia. Biraz altını kazıyınca bu teknolojinin bu konuda uzman bir firma olan RealNetworks firmasının teknolojileri ile gerçekleştirildiğini öğreniyoruz. 120 adet bilgisayar mühendisi de çok fazla. Ya gerçekten 120 adet bilgisayar mühendisi yok ya da varsa bu gerçek bir beceriksizlik çünkü 120 bilgisayar mühendisiyle normalde RealNetworks firmasının teknolojilerine gerek kalmaz, yeni teknolojiler üretilir, dünya yerinden oynatılır.